“Yolu Olmayan Adam”dan -XXXIX-

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXIX


tutarlılığın armağanını her daim geri çekilip dilenen sen değilsin
yüreğin karanlık gezegeni olan çember pistinde koştuğunda keman

ki döner bize çehresini gümüşlenmiş renk tonuyla
ki döndürür bizden çehresini karanlıktaki kavgaya

senin için benim kaosum alazlanan evim kutsadığım
ve nefret ettiğim ya da umursamazca tuttuğum gülümsemenin akıntılarında

ki kuyusunu dökümler dünyayı gezindiğim gözümde
yolculuğa hazır ve kalmaya hazır: tartarak ölümü

elimde ve sevdamdaki hayatta ve inancın dağıyla
önümde tanrıya dikilmiş çobansız bir değnek

giyotin o mavi alacakaranlığın mavi yüreğindeyken
ayrılır bedenim ıssızca kayan bulutlardan

yani zorlarım karanlığı uzun ve rahatlatan bir sarılma
her şeyle ve hiçbir şeyle belirlenmiş olan mutluluğa ulaşsın diye

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Tarlalarda

Tarlalarda

Tanrım, geçip giden hoş şeylere baktığımda,
Yaşlı ağaçların altında taze yaprakların gölgesi
Dans eder çimende dolanan rüzgârı ya da Ağustos demetlerindeki
Ağustos güneşinin altın sessizliğini hoşnut etmek için.
Bundan daha mutlu bir dünya olduğuna inanabilir miyim ki?
Ve varsa eğer
Ölümsüz herhangi bir şeyin yüreği
Getirir mi bana soluğumu alıp götüren bu düşleri?
Akşamleyin eve dönen kargalarla ve tarlaların üstündeki
Saman kokusuyla gelirler. İlkbaharda gelirler.

Charlotte Mew (1869 – 1928, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bulunmayış

Bulunmayış

Bilirim bazen yürüdüğün
Yolu, körfezin yukarılarında;
Bir rüzgârdır o uzak denizden
Saçının rayihasını estirip getiren bana.

Ya da bu bahçedeki esinti
Düşleyen gölgelerini çimende canlandırmak için
Dokunduğunda ağaçlarıma,
Geçip gidişini görürüm senin.

Korunmuş yataklarda, her gülün yüreği
Sakin uyur bu gece. Tedbirli yüreğin
Onlar kadar kapalıdır; nasıl güvenle biçimlerlerse salınımı,
Toynakların vuruşu da öyle çiğner caddeye düşmüş gülleri.

Dönme asla geri
Yabanıl bir yağmurla kör bu gözlere
Gözlerinle; yıldızlardı onlar benim için. –
Yıldızların görmemesi gereken bazı şeyler de vardır.

Fakat çağır, çağır beni, ve ağzımın üstüne
İsa yaralı ellerini koyup
Sakince dursa da, cevaplamak zorundayım. Yani
Geleceğim – Gelmeme izin verecek O!

Charlotte Mew (1869 – 1928, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan -XXXVII-

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVII


kendi ağımızda nefes nefeseyken patlıyor acizliğimiz
ve tüketen aşığın kendi kendisine duyduğu nefret

bir uçurum kılığındaki kaderimiz doğrulur
hazırdır yok etmenin limanından daha fazlasına

isteksizce çözer heykel gövdesi kendini gecenin demir kavrayışından
karanlıkla zorlanmış inanmadan ışığı hatırlamaya

dilsiz anlara yayar kendini alçakgönüllülüğün pusu
ve yolculuğa hazır olanların çoğu beklemeli daha açık bir görüş alanını

inkârcı yanılsamaların bombus arısına sıkıca yapışır
gerçekliğin içine çözülmüş ölümsüzlüğün tozu

delik deşik doruk bağrına basar bir gölgenin flütlerini
burada kanayan uzayda kayar yağmurun fısıltısı

ki doğum bekler bizi şimdi gören taşların geçidi yanında
ki suyun dışında duruyor biri tanrıyla omuz omuza

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan -XXXVIII-

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVIII


labirentteki maralın tırnağı hakkındaki hatırayı düşlerim
hayatını kurtarana aldırmazın söylediği söz gibi

aynaları ve sonsuzluk dumanı misali akan suları düşlerim
sefilliğin balyaları üstüne yığılmış inanç üstüne inanç gibi

tekrarlanan her şeyi ve gerçek olmayana büyümüş olanı düşlerim
sevilmiş ve özlenmiş olana dair kırmızı dudakların şarkısı gibi

ey hatıra: ey hiddet ve tanrı ki her şeyi hiçliğe eritensin
ve ele geçirilebilecek olanları ölüme kovalayansın

günlerin ayaklarının bizim için gelen bir ışıma ile
gerçekliğin davullarında belki dolanıp duracağını söyle birine

havada salınmayla yerçekimi arasında konumunu arayan
ve ufukların kapıları arasında fırıl fırıl dönenen rüzgâra söyle

karanlıkla aydınlığın tılsımını arayan
ve dünyanın daha derininde gezinen gezgine söyle

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan -XL-

“Yolu Olmayan Adam”dan

XL


ve hiçbir şey anlamayan hiçbir şey hatırlamayacak
yaralarını bakır levhalarla süsleyen bir zaman hakkında

fakat kalan neyse kök salmayacak belleksiz
ve üç ağır adım o boş uçurumda ki orada akbaba

şimdi kuluçkadadır taş üstünde taşta kanın ağır yapısında
ve giden kimsenin başka bir amacı olmayacak

keşfedilmeyi bekleyen o yıldızı keşfetmekten başka
yeni yaratılışın yıldızıdır o ki sadece çok az kimse görmüştür

fakat ölümle karşılaşan bu gerçeğimizi ithaf ediyorum
bu fare kapanı uçuruma ve uzun bekleyiş zamanına

zamanın alnıma dağladığı bu yapay huzur
parçalanmış inancın bu cam kırıkları gene de çürüyecek ve filizlenecek

geleceğin düşlerinde ve labirentteki maralın düşünde
ve aldırmazın sözünde ve O'nun hayatını kurtaranda

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sabah Şarkısı

Sabah Şarkısı

Semiz altın bir saat gibi ayarladı seni aşk.
Şamarladı ayak tabanlarını ebe, ve cavlak çığlığın
Elementlerin arasında aldı yerini.

Seslerimiz yankılanır, gelişini büyütür. Yeni heykel.
Cereyanlı bir müzede, çıplaklığın
Gölgeler güvenliğimizi. Duvarlar gibi bomboş dururuz etrafta.

Rüzgârın elinde yavaş silinmesini
Yansıtacak bir ayna damıtan o buluttan daha fazla
Annen değilim artık.

Bütün gece pervane nefesin
Oynaşır o yassı pembe güllerin arasında. Uyanır dinlerim:
Uzak bir deniz kımıldar kulağımda.

Bir çığlık, ve sendelerim yataktan, inek kadar ağır ve çiçeksi
Viktoryan geceliğimde.
Bir kedininki gibi temizce açılır ağzın. Pencere çerçevesi

Beyazlar ve yutar donuk yıldızlarını. Ve şimdi denersin
Avuç dolusu notalarını;
Berrak sesli harfler yükselir balonlar gibi.

(1961)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kasım’da Mektup

Kasım’da Mektup

Aşkım, dünya
Birdenbire değişir, değişir rengi. Sokak lambası
Ayrılır sabahın dokuzunda sarısalkımın
Fare kuyruğu tohum zarları arasından.
Kuzey kutbudur

Bu küçük siyah
Çember, bu esmer gümüş çimenlerle – bebeklerin saçı.
Havada bir yeşil vardır,
Yumuşak, nefis.
Sevgiyle sarmalar beni.

Heyecanlı ve sıcağım.
Azmanlaşabilirim sanırım,
Öyle aptalca mutluyum ki,
Wellington çizmelerim
Ses çıkarır ve ses çıkarır o güzel kırmızıdan geçerken.

Bu benim mülkümdür.
Bir günde iki sefer
Gezinirim onunla, koklarken
Barbar kutsal dikenini
Koyu yeşil midyelerini, saf demiri,

Ve eski cesetlerden o duvarı.
Severim onları.
Tarih gibi severim onları.
Elmalar altın renkli,
Düşünsene bir –

Yetmiş ağacım
Tutar altın pembesi topları
Katı gri ölüm çorbasında,
Onların milyonlarca
Altın yaprakları metal ve nefessiz.

Ey aşk, ey el değmemişlik.
Benden başka kimse
Yürümez bel yüksekliğindeki ıslaklıkla.
Yeri doldurulamaz
Altınlar kanar ve derinleşir, Thermopylae’nin ağızlarında.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Doğum Günü Hediyesi

Bir Doğum Günü Hediyesi

Nedir bu, bu peçenin ardındaki, çirkin midir, güzel midir?
Titrekçe ışıldıyor, memeleri var mıdır, var mıdır kenarları?

Benzersiz olduğundan eminim, istediğim şey olduğundan eminim.
Sessizce yemek yaparken baktığını hissederim, hissederim düşündüğünü

“Bu mudur huzuruna çıkacağım,
Bu mudur seçilmiş olan, siyah göz-çukurlarıyla ve bir yara iziyle?

Tartarak unu, kesip atarak fazlalığı,
Uyarak kurallara, kurallara, kurallara.

Bu mudur müjde verilecek olan?
Tanrım, amma da şaka!”

Fakat titrekçe ışıldar, durmaz, ve beni istediğini düşünürüm.
Kemikler ya da inciden bir düğme olması önemli değil benim için.

Bu yıl, zaten, büyük bir hediye istemem.
Ne de olsa sadece kaza eseri hayattayım.

Bütün olası şekillerde öldürmeliydim kendimi o zaman.
Şimdi bu peçeler var, titrekçe ışıldarlar perdeler gibi,

Ocak ayının bir penceresinde yarı saydam satenler
Bebeklerin yatağı gibi beyaz ve ölü nefesle parıldar. Ey fildişi!

Bir sivri diş olmalı orada, bir ruh sütunu.
Ne olduğu umurumda değil anlamıyor musun

Bana veremez misin onu?
Utanmana gerek yok – küçük bir şeyse de aldırmam.

Cimri olma, hazırım korkunçluğa.
Yanında oturalım, her birimiz bir tarafta, hayran kalarak ışıltıya,

O mine, onun aynamsı çeşitliliği.
Yanında yiyelim son yemeğimizi, bir hastane tablası gibi.

Bana onu niye vermek istemediğini biliyorum,
Dehşete kapılmışsın

Dünyanın bir çığlıkla, ve kafanın da onunla birlikte dağılacağından,
Çıkıntılı, pirinçten yapılmış, antik bir kalkan,

Torunlarının torunlarına kalacak bir harika.
Korkma, böyle olmayacak.

Sadece onu alacağım ve sessizce kenara çekileceğim.
Onu açtığımı duymayacaksın bile, ne kağıt hışırtısı olacak

Ne de düşen kurdeleler, sonunda çığlık da olmayacak.
Böylesi bir ihtiyatı göstereceğime inanmadığını düşünürüm.

Bu peçelerin günlerimi nasıl öldürdüğünü bilseydin bari.
Sana göre onlar sadece saydamlıklardır, berrak havadır.

Fakat Tanrım, bulutlar pamuk misali.
Onların orduları. Onlar karbon monoksittir.

Hoşlukla, hoşlukla içime çekerim,
Doldururum damarlarımı görünmezlerle, hayatımın yıllarını

Tıklayan olası milyon zerrelerle.
Bu vesile için gümüş giyimliydin. Ey hesap makinesi –

Mümkün müdür senin bir şeyi elinden büsbütün ve tastamam çıkarman?
Her bir eflatun parçasını damgalamak zorunda mısın,

Öldürebildiğin her şeyi öldürmek zorunda mısın?
İstediğim tek bir şey var bugün, ve sadece sen verebilirsin bunu bana.

Durur penceremde, gökyüzü kadar büyük.
Çarşaflarımdan soluk alıp verir, çatlamış hayatların koyulaşıp

Tarihe katılaştığı o soğuk ölü merkez.
Mektupla gelmesin bari, parmak parmak.

Ağzın sözcükleriyle gelmesin bari, onu kullanamayacak kadar hissiz
Ve altmış yaşında olurum onun hepsinin teslim edildiği tarihte.

Sadece bırak aşağı o peçeyi, o peçeyi, o peçeyi.
Eğer ölüm olsaydı o

Hayran kalırdım onun derin ciddiyetine, onun zamansız gözlerine.
Bilirdim senin aklı başında olduğunu.

O vakit bir asalet olabilirdi, bir doğum günü olabilirdi.
Ve bıçak oymazdı, fakat bir bebeğin ağlayışı gibi

Girerdi içeri safça ve temizce.
Ve evren kayardı yanımdan yöremden.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan -XXXII-

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXII


ey caz müzikli ve çapulcu elli ve göğüs göğse aşklı
ve eter maskesi mırıltılı arzunun kasıncı

sen sakatların rakibi ölüm dansının küçük cümbüşü
peşin yılgılarlasın ve basitleştirmenin sargılarıyla

yüksek topuk ilahileriyle parçalarsın ağları
ve hiçbir şey yetişemez bir anlama ya da bir sona

mıknatısımızı ziyaret eden evsizlik ruhunun
aynı tanınmışlığını sunar sadece şaşırtman bize

ve ölüme ve uzaya ay ışığı solosunu verir baştan çıkarma
belki serinlik veren kristalden mavi harmaniyeler

boş ellerin balçığından düşen etin pullarına ısrarla bakar
yaprakların yeşil düğümlerindeki tutsak göz

belde çıplak uyandığımızda haneye tecavüz suçunu işleriz
ölümün ırmağında ve acının tıka basa dolu salonlarında

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy