Gözdeki Zerre

Gözdeki Zerre

Gün ışığı gibi masumca durup baktım
Atlardan bir tarlaya, boyunlar eğilmiş, yeleler rüzgârda,
Kuyruklar akmakta çınarların
Yeşil zeminine. Damların üzerinden
Kilisenin beyaz kulelerine çarpmakta güneş,
Tutarak atları, bulutları, yaprakları

Adamakıllı kök salmışlar, bir deryadaki kamışlar misali
Sola doğru yüzse bile hepsi.
O vakit kıymık uçup saplandı gözüme,
Batıp kararttı gözümü. Sıcak bir yağmurda
Biçimlerin eriyişini gördüm sonra:
Atlar eğilmişti değişken yeşile,

Çift hörgüçlü develer ya da ünikornlar gibi tuhaftılar,
Tek renkli bulanık kenarlarda otlamaktaydı,
Daha iyi bir zamandan kalma vahanın hayvanları.
Aşındırarak göz kapaklarımı, yanmaktadır küçük zerre:
Kendimin, atların ve filizlerin etrafında
Dönendiği o kırmızı cüruf.

Ne göz yaşları ne de göz banyolarının
Dindiren taşkını çıkarabilir bu parçayı:
Batıyor, ve bir haftayı buldu batıp durması:
Kabul ederim artık tenin kaşıntısını,
Kör olmaktır bunun sonu ve başı.
Düşlerim Ödipus olmayı.

Yataktan önceki, bıçaktan önceki,
Broş iğnesinden ve bu parantezlerde
Beni bağlayan merhemden önceki
Kendime geri dönmektir istediğim;
Atlar akıyor rüzgârda,
Bir mekân, bir zaman, çıkıp gitmiş akıldan.

[1959]

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Hardcastle Sarp Kayalıkları

Hardcastle Sarp Kayalıkları

Taş bir kentin siyahından ay mavisi dönemeçleri teyelleyerek,
Çaktı çelik sokakta ayakları
Yankıların bir patırtısını, çakmaktaşı misali,
Havanın çırasını tutuşturduğunu ve
O karanlık bodur kulübelerin

Bir duvarından öbürüne
Yankının havai fişeğini salladığını işitmişti kadın.
Fakat duvarlar tarlalara ve biteviye fokurdayan çimenlere
Yol verdiğinde, öldü yankılar kadının ardında.
Binmiş gidiyor dolunayın

Işığına, yeleleri rüzgârda,
Yorulmaz, bağlanmış, ayla çevrelenmiş bir deniz gibi
Kımıldar köklerinde. O yarık vadide kenarda köşede kalmış
Bir sis-hayaleti asılıp dursa da omuz hizasından
Öne doğru, bildik tanıdık bir hayalete

Dönüşmedi gene de,
Ne bir sözcük ne de bir isim söyledi
Kadının yürüdüğü o boş ruh haletine. Bir kere
Düşle şeneltilmiş köyü geçtiğinde, artık düşü barındırmadı
Kadının gözleri, ve uyku perisinin tozu

Kaybetti parıltısını ayak tabanlarının altında.
O uzun rüzgâr, yontup inceltti kadını
Bir çimdik alaza, üfledi elemli ıslığını
Kadının kulak sarmalına, ve balkabağından oyulmuş bir taç gibi
Vantuz çekti Babil'i kadının kafasına.

Kadının değersiz armağanlarına karşılık
Sunulmuştu kadına bütün bu gece, ve yüreğinin
Vuruşu bu tepelerin kamburlaşmış
Lakayt demiriydi, ve meraları komşuydu
Siyah taş üstüne konmuş siyah taşa. Ahırlar

Korumuştu kuluçkadaki yavruları ve enikleri
Kapalı kapılar ardında; çayırlığa çökmüş
Mandıra sürüleri sessizdi kaya parçaları misali;
Yünden yumaklarında taşa yaslanıp uyuklamıştı koyunlar,
Ve kuşlar, dalda uyuklamaktaydı, giyinmişlerdi

Granit yakaları, gölgeleri
Yaprak kisvesinde. Bütün bu manzara
Lenfin ve usarenin en erken hükmündeki
Gözlerle değişmemiş
Bir kadim dünya misali uzakta büsbütün belirdi,

Kadının küçük sıcaklığının alazını
Söndürmeye yeterliydi, fakat taşların
Ve taş tepelerin ağırlığı kadını parçalayıp
Bu taşsı ışıkta sırf kuvarsa ve kuma dönüştürmeden önce
Geri döndü kadın.

[1957]

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Grantchester Çayırlıkları’nın Suluboya Resmi

Grantchester Çayırlıkları’nın Suluboya Resmi

Orada, bahar kuzuları doldurur ağılı. Hava
Sessizdir, gümüşsüdür bir bardaktaki su gibi
Hiçbir şey büyük ya da uzak değildir.
O küçük sivrifare ciyaklar çimen kafalarının
Yabansılığında ve işitilir.
Başparmak büyüklüğündeki her bir kuş
Sık çalılıklardaki atik kanatlılara ve güzelim renklere uygun düşer.

Bulut dizisi ve baykuş oyuklu söğütler eğilirler
O uysal Granta’ya doğru, katmerleştirerek beyazlığını ve yeşilliğini,
Şeffaf suyun altındadır dünya
Ve sürer demir atmış dalgayı, bir yukarı bir aşağı.
Ve kayıkçı daldırır sırığını.
Evcil kuğu yavrularının yöneldiği
Byron gölünde ayrılır kamışlar.

Bir kreş tabağındaki manzaradır bu.
Benekli inekler çevirir çenelerini ve kısaltır
Kırmızı yoncayı ya da güneşle sırlanmış düğünçiçeğinin
Bir halesiyle sarmalanmış pancarı kemirir.
Yumuşak huylu çayırlıkları kuşatır
Sırakemerlerin yeşili
Kan böğürtlenli alıç saklar dikenlerini beyazla.

O matrak vejetaryen, su sıçanı
Testereler bir kamışı ve yüzer toparlak korusundan,
Siyah önlüklerindeki öğrenciler gezinir ya da otururken
Kenetlenmiş elleriyle, aşık olmanın hülyalı bir dalgınlığıyla –
Fakat böylesi yumuşak bir havada
Baykuşun kulesinden eğileceğinin
Ve sıçanın çığlık atacağının farkında değiller.

[1959]

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Malikâne Bahçesi

Malikâne Bahçesi

Fıskiyeler kurumuş ve güller solmuştur.
Ölüm tütmektedir. Yaklaşır günün.
Küçük Buda’lar gibi semirir armutlar.
Mavi bir buğu kaplar gölü.

Balıkların çağı arasından kımıldarsın,
Domuzun mağrur asırları arasından –
Kafa, ayak parmağı ve parmak
Gölgeden çıkıp berraklaşır. Tarih

Besler bu kırılmış yivleri,
Bu kenger taçlarını,
Ve karga giyer giysilerini.
Miras kalır sana beyaz süpürgeotu, bir arının kanadı,

İki intihar, aile kurtları,
Boşluk saatleri. Bazı sert yıldızlar
Şimdiden sarılaştırır gökleri.
Örümcek kendi ipinde

Geçer gölü. Solucanlar
Terk eder mutat meskenlerini.
Toplanır küçük kuşlar, toplanır
Zor bir doğuma getirdikleri armağanlarıyla.

[1959]

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gece 2’de Ameliyat

Gece 2’de Ameliyat

Yapaydır beyaz ışık, ve cennet misali hijyen.
Mikroplar sağ kalamaz onda.
Şeffaf giysilerinde ölüp gidiyorlar, saparak
Bisturilerden ve lastik eldivenlerden.
Donmuş ve huzur dolu, bir kar tarlasıdır haşlanmış çarşaf.
Ellerimdedir altındaki beden.
Her zamanki gibi yüz yoktur. Üstüne yedi delik bastırılmış
Porselen beyazlığı bir topak vardır. Başka bir ışıktır ruh.
Görmedim ruhu ben; yukarı doğru uçamaz ki.
Bu gece bir geminin ışığı misali geri çekildi ruh.

Bir bahçedir uğraşacağım şey – sızdırarak yapışkan özlerini
Yumrular ve meyvedir
Köklerden bir paspas. Asistanlarım geriye doğru çeker onları.
Hücum eder bana pis kokular ve renkler.
Akciğer ağacıdır bu.
Muhteşemdir bu orkideler. Yılanlar misali fark ederler ve sarılırlar.
Kırmızı bir çan çiçeğidir yürek, endişe içinde.
Bu organlarla karşılaştırıldığımda
Öyle küçüğüm ki!
Bu erguvani vahşilikte bükerek çentikliyorum.

Bir güneş batışıdır kan. Hayranım ona.
Dirseklerime kadar kan içindeyim, kırmızı ve viyaklayan.
Hâlâ sızar bana doğru, tükenmiş değildir kan.
Öyle büyülü ki! Mühürleyip kapatmam gereken
Sıcak bir pınardır ve doldurmalıyım
O karmaşık, mavi boru tesisatını bu soluk mermer altında.
Nasıl da hayranım Romalılara –
Sukemerlerine, Caracella’nın Hamamları’na, kartal burna!
Romalı bir şeydir beden.
Kapatmış ağzını huzurun taştan hapında.

Hastane hademelerinin dışarı sürdüğü bir heykeldir bu.
Mükemmelleştirdim onu ben.
Bir kolla ya da bir bacakla kala kaldım,
Bir takım dişle, ya da takırdatabileceğim
Ve eve götürebileceğim bir şişedeki taşlarla,
Ve doku dilimleriyle – patolojik bir salamla.
Bu gece parçalar bir buzdolabında mezara gömülecek.
Azizlerin kutsal emanetleri misali
Sirke içinde yüzecekler yarın.
Hastanın temiz, pembe plastik bir uzvu olacak yarın.

Hastane koğuşundaki bir yatakta, küçük mavi bir ışık
İlan etmektedir yeni bir ruhu. Mavidir yatak.
Bu gece, bu kişi için, güzel bir renktir mavi.
Yukarı taşıdı O’nu morfin melekleri.
Tavanın bir parmak altında salınmaktadır,
Şafağın cereyanını tatmaktadır.
Dolanıyorum gazlı bez lahitlerinde uyuyanlar arasında.
Kırmızı gece lambaları yassı kamerlerdir. Kanla donuklaşmışlar.
Güneşim ben, beyaz paltomda,
Çiçekler gibi izlerler beni, ilaçlarla kapanmış gri yüzler.

[1961]


Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Haremlik

Haremlik

Yeşim –
Kenarın taşı
Yeni yaratılmış Adem’in

Zıtlık oluşturan kenarı, gülümserim
Ben, ayak ayak üstüne atmışım,
Gizemliyim,

Değiştiririm berraklığımı.
Öyle değerli ki!
Nasıl da cilalar güneş bu omuzları!

Ve kanserli solgunluklarıyla
Doğarsa
Yorulmak bilmez

Kuzenim ay
Sürükleyerek ağaçları –
Çalımsı küçük yumruları,

Küçük ağları,
Saklanmıştır görme olanaklarım.
Bir ayna gibi parıldarım ben.

Bu aşamada varır damat
Aynaların efendisi!
Kendi kendisidir aradığı

Bu ipek paravanaların, bu
Hışırdayan teferruatların arasında.
Soluk alırım, ve ağzın

Peçesi kımıldatır duvağı
Gözümün
Peçesi

Gökkuşaklarının bir silsilesi.
O’nun kadınıyım
Yokluğunda

Bile, dönenip
Dururum
Olanaksızlıkların kınında,

Bedelsizim ve sessizim
Bu papağanların arasında!
Ey gevezeler,

Ey kirpik denetçileri!
Salıvereceğim
Bir tüyümü, tavus kuşu misali.

Ey dudak denetçileri!
Bütün gün salınan
Avizenin

Kristallerini
Bir milyon cahile
Paramparça edecek

Bir sesi
Salıvereceğim
Ey denetçiler!

Ey denetçiler!
Ve erkeğin bir sonraki adımında
Salıvereceğim

Salıvereceğim –
Erkeğin kalbi gibi koruduğu
Hafif mücevherli oyuncak bebeği –

Dişi aslanı,
Banyodaki çığlığı,
Çukurların pelerinini.

[1962]

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Abu Salammamm - Bir İmparatorluk Şarkısı

ABU SALAMMAMM
BİR İMPARATORLUK ŞARKISI



Kral Beşinci George beni Buckingham Sarayı’nın önündeki fıskiyeye zincirleyip istediğim kadar yiyecek ve kadın verseydi bana, bir çeşit şiir olarak yazmak isterdim bunu.


Zincirlenmiş biraderim Bonga-Bonga’ya.



Uludur Kral Beşinci George,
değil mi ki beni bu fıskiyeye zincirletmiştir;
Ve kemikli bonfilelerle ve şarapla beslemiştir.
Uludur Kral Beşinci George
Sarayı mermer gibi beyazdır,
Sarayında doksan dokuz pencere vardır,
Üç parçaya bölünmüş bir küp gibidir sarayı,
O’dur katleden ejderhayı
ve kurtaran bakire Andromeda’yı.
Uludur Kral Beşinci George;
Değil mi ki ordusu kalabalıktır,
Ordusunda kıçlarına kırmızı giysi geçirmiş
bin kırk sekiz asker vardır,
Ve yüzleri tuğlalar gibi kırmızıdır.
Uludur İngiltere Kralı ve korkulur O’ndan ziyadesiyle,
Değil mi ki beni bu fıskiyeye zincirletmiştir;
Kadınlar ve içkiler sunmaktadır bana.
Uludur Kral Beşinci George
ve göz kamaştırıcıdır bu fıskiye.
Yunuslara binmiş genç tanrılarla süslenmiştir
Ve suyu ipek misali beyazdır.
Ulu ve Yüce’dir bu fıskiye;
Ve ölmüş Kraliçe Victoria’dır üzerinde oturan,
Kasnaklı bir etek içinde gebe bir kadın gibi ağır
Ulu Kral’ın Annesi.

Ah, sonsuza dek yaşasın Kral!
Ah, bin yıl yaşayın Kral!
Değil mi ki genç prens aptalın ve inatçının biridir;
Bana kamçılarla ve değneklerle eziyet verir,
Ve gücü eline geçirdiğinde
Kuşkusuz ki başka birini zincirleyecektir bu fıskiyeye,
Ve benim görkemim de
Sona erecektir.

[1914]

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Git, Güzelim Gül

Git, Güzelim Gül

Git, güzelim Gül, -
Zamanını ve zamanımı boşa harcayan o kadına söyle,
Bilsin artık,
O’nu sana benzettiğimde,
Nasıl şirin ve hilesiz gözükür gözüme.

Söyle zarafetlerinin gözetlenmesinden kaçınan
O genç kadına,
Ki senden doğan
Kimsenin oturmadığı o çöllerde,
Övülmeden ölmüş demektir.

Ücra ışıkta güzelliğin değeri
Küçüktür:
Gelsin diye davet et,
Arzulansın diye ıstırap versin kendisine,
Ve kızarmasın yüzü ki hayran kalınsın.

Öl sonra, ki O
Nadir her şeyin ortak yazgısı
Okunsun sende;
Nasıl da küçük bir parçasını paylaşırlar zamanın,
Ki böylesi şaşılacak ölçüde şirin ve adildir.

Edmund Waller (1606-1687, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Arı Randevusu

Arı Randevusu

Benimle köprüde buluşan bu insanlar kimlerdir? Köylülerdir onlar –
Rahip, ebe, zangoç, arıların aracısı.
Kolsuz yazlık elbisemde korunmasızım,
Ve hepsi eldivenlidir ve örtülüdür, niçin kimse bana bir şey demedi?
Gülümserler ve antik şapkalara teyellenmiş peçeleri indirirler.

Bir tavuk boynu gibi çıplağım, kimse sevmez mi beni?
Evet, beyaz dükkan önlüğüyle arıların sekreteri burada,
Kollukları iliklenir bileklerimde ve geniş kesimi boynumdan dizlerime kadar.
Şimdi ben sütlü ipeğim, farkına varmaz arılar.
Koklamayacaklar korkumu, korkumu, korkumu.

Şimdi bunlardan hangisi rahiptir, siyah giyinen adam mı?
Hangisi ebedir, mavi paltolu mu?
Başını sallıyor herkes dört köşe siyah bir kafayla, miğferlerini takmış şövalyeler,
Peynir kıyafetli göğüs levhaları düğümlenmiş koltuk altlarında.
Gülüşleri ve sesleri değişir. Fasulye tarlasından geçirilirim.

İnsanlar misali göz kırpıp durur alüminyum folyo şeritler,
Fasulye çiçeklerinden bir denizde yelpazeler ellerini tüy toz alıcıları,
Sıkılmış yürekler gibi kara gözlü ve yapraklıdır kaymaklı fasulye çiçekleri.
Kan pıhtılarını mı yukarı çeker kirişler o iple?
Hayır, hayır, bir gün yenilebilecek olan bu kıpkızıl çiçeklerdir.

Moda olan beyaz bir hasır şapka ve yüzümün şeklini alan siyah bir peçe
Veriyorlar şimdi bana, kendilerinden biri yapıyorlar beni.
Budanmış koruya götürüyorlar beni, kovanların çemberine.
Bu denli hastalıklı kokan alıç dikeni midir?
Alıç dikeninin kısır bedeni uyuşturur öz çocuklarını.

Bir ameliyat mı olacak burada?
Cerrahı mı bekliyor komşularım,
Parıldayan eldivenler, beyaz takım elbise
Ve yeşil bir miğfer içindeki bu görünüm.
Kasap mıdır, manav mıdır, postacı mıdır, tanıdığım biri midir?

Koşamam, kök salmışım ve dikenli yaprak acıtır canımı
Sarı keseleriyle, batan zırhıyla.
Sürekli koşmaksızın koşmayı beceremezdim.
Beyaz kovanın ağzı sıkı bir bakire misali,
Mühürle kapatmış kuluçka hücrelerini, balını, ve vızıldar sessizce.

Devrilir duman ve korudaki eşarplar.
Kovanın bilinci bunun her şeyin sonu olduğunu düşünür.
İşte geliyorlar, arabayı çekenler, isterik elastiklerinde.
Çok sessiz durursam, sanırım ki bir yaban maydanozu olduğumu düşünürler,
Husumetlerinin dokunmadığı saf bir kafa,

Baş bile sallamıyor, çalılık çitlerindeki bir kişi.
Köylüler açar odacıkları, avlarlar kraliçeyi.
Saklanıyor mu, bal mı yiyor? Çok zekidir.
Yaşlıdır, yaşlı, yaşlı, bir yıl daha yaşamalı, ve bilir bunu.
Parmak eklemi hücrelerindeki yeni bakireler

Düşlerlerken kaçınılmazcasına kazanacakları bir düelloyu,
Bir balmumu perdesi ayırır onları gelin kaçışından,
Katil kadının kendisini seven göğe doğru firarı.
Şimdi taşır köylüler bakireleri, kırım olmaz.
Yaşlı kraliçe göstermez kendisini, öylesine nankör müdür ki?

Bitkinim, bitkinim –
Bıçakların baygınlığında beyaz bir sütun.
Sihirbazın kızıyım ben, kımıldatmam vücudumu.
Köylüler çıkarırlar tebdili kıyafetlerini, el sıkışırlar.
Kimindir korudaki bu beyaz kutu, neyin üstesinden geldiler, niçin üşüyorum ben.

(3 Ekim 1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Irmak Tacirinin Karısı: Bir Mektup

Irmak Tacirinin Karısı: Bir Mektup

Alnımın üstünde dümdüz kesikken saçım
Çiçekleri dererek ön kapıda oynardım.
Gelirdin bambu çubuklarının üstünde, ata binercesine,
Mavi eriklerle oynayarak dolanırdın oturduğum yerde,
Ve Chokan köyünde yaşardık:
Nefret ya da kuşku bilmez iki küçük insandık.

On dördümde seninle evlendim Efendim.
Utangaçlığımdan ötürü, hiç gülmedim.
Başımı eğerek duvara bakardım.
Bin kere çağrılsam da dönüp bakmazdım.

On beşimde surat asmayı bıraktım,
Küllerimin seninkilerle karışmasını arzuladım
Her daim ve her daim, ve her daim.
Yanımdayken, gözetleme yerine niçin tırmanayım?

On altımda sen gittin,
Kıvrılan ırmağın burgaçlarına, Ku-to-Yen’in uzaklarına gittin,
Ve beş ay olmuş sen gideli.
Başımın üstünde hüzünlü sesler çıkarır maymunlar.

Ayaklarını sürümüştün dışarı çıkarken.
Yosun bürümüş şimdi kapıyı, değişik yosunlar,
Yolunmayacak kadar derin kökleri!
Bu güz erkenden düşüyor yapraklar, yel esince.
Batı bahçesinin çimenlerinde
Şimdiden Ağustos’la sararmış kelebek çiftleri
İncitir beni.
Yaşlanıyorum,
Kiang Irmağı’nın dar geçitlerinden ineceksen,
Haber ver lütfen önceden,
Ve çıkıp karşılayayım seni,
Cho-fu-Sa’ya kadar.

(Rihaku)

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy